17 Aralık 2009 Perşembe

mahkeme öncesi mübaşirle sohbet

17 Aralık 2009 Perşembe
rain diye bi' parçayla başladı gece. şarkıyla uyumlu, ritimli bi' şekilde caddelerde yağmur. tanrı bateri çalıyor. ama güzel çalıyor, bugün huzurlu. tamamen düşünce gücüyle, kafam trilyon. tamamen kaba kuvvet; güç kullanılmış. ortalık karışık, ortalık 56. tanrı ''gôddônônôşi''. an meselesi her şey. tek bi' an. birden gelişti olaylar. önce, sol bileğimi kestim. çok kan akıyor, normal mi tanrım? tanrı ağlıyor ve beni duymuyor. avucum karıncalanmak ile, karıncalanmamak arasında gidip geliyor. tanrı'dan, caddelere yumuşak vuruşlar. sonra aynı koldan, bi' karış yukarısını kestim. o bir karış, kandan görünmüyordu. peki, bu normal miydi tanrım? gökyüzü; esip gürlediyse de, söndüremedi içimdeki ateşi. sol kolum uyuştu gibi, ama acıyı hissediyorum. iliklerimde. o zaman uyuştu denilebilir mi? bilmiyorum. normal midir yârim? soğukluğu gördüm, duydum; hissettim. üşüyorum. sol kolum pert. kan, rutine bağladı artık. bu, nasıl bi' akış açısı(!) tanrım? tanrı ''gôddônônôşi''. film ''slow motion'' devam ediyor. sol kolum istikametinden, eftikten yukarı tırmanıyor derinlik. keskin ne demek? her damarda daha iyi algılıyorum. soğuğu anladığım her derecede. film aynı yavaşlıkta. ışık, her geçen dakika daha uzak kalıyor gözlerime. film bitmemeli. kesiklerin üzerlerini bez parçalarıyla kapatıyorum. sol kolumu temizlemeye çalıştım; olmuyor. pembe ile kırmızı arasında kalıyor her zaman. burnumun kanaması normal mi? o doğal. ara sıra kanar burnum. damarlar hasarlı. vücut ısımın çok arttığı zamanlarda; hızla akıyor. anlıyorum geldiğini. ama her seferinde, parmağımı burun deliği girişine tutup bakıyorum. kontol ediyorum. her seferinde kan. neyse, sol kolumda durumlar değişmedi. git gide kullanma kapasitesi azalıyor; o kadar. o'nun dışında her şey normal. sigarayı sol elime bırakıyorum. içmek için kaldırmaya çalışıyorum, kalkmıyor. ya da psikolojik. zaten psikolojik, hırt. kolum işlevini yitiriyor sanki, bi' kaç kesik karşısında. ve gök, gürültülü ve ses getirecek bi' flex atıyor; yıldırım ve şimşek sustu. gülüyorum. sağ elim ile içmeye devam ediyorum, sigarayı. herkes çok kızacak; bu, bulunmaz hint kumaşlarını kirlettim diye. ama herkes çok kızacak; vicdanlarında bir ses olacağım için. kirlenen sizler değilsiniz; film. o, kanlı fransız filmlerine döndü son bi' kaç saatim. sağ elim şah damarına gidiyor, yine sol taraftan. sol elim ile engellemek istiyorum, ama sol elim pert. gözlerimde, kontrast ayarları kayızlıyor. kararıyorum. bu kadar dayanmam normal değil, bu akış olayına. ama tanrı ''gôddônônôşi''. kanıyorum. takım elbise ile gömün beni; mahkeme karşısına öyle çıkılır. sakallarımı kesin. saçlarıma dokunmayın; zaten kısalar. küpelerime dokunmayın. biraz benden bi' şeyler olsun. bu karanlık geceden mi? gitmeliyim. siyahların kıblesi, beyazların kâbesiyim. intihar etmek hatıralardan kaçamamaktır. o son dakikalarında; anılar. anlamayanlar. sen, buna acizlik diyemezsin; acizliği anlamadan, dinlemeden. dinlemeden. yerlerimizi değiştirmemiz lazım. belki... duygularımızı, düşüncelerimizi. yağmur, yağışını sürdürmekte. değiştirsek sahneleri. sonra, beraber çıksak sokaklara. ıslansak felan. öpsem seni, tam şah damarının üstünden. kesersem ölürsün, öpünce vurulsan.

16 Aralık 2009 Çarşamba

siyah' deri eldivenli prens ve kırmızı jartiyerli cadı

16 Aralık 2009 Çarşamba
sen, benim dudaklarımı yaktın. senden hoşlanıyorum deyip kaçarken ben, dudaklarım yanmaya başlamıştı bile. gözlerim doldu. yok, farklı bi' şeydi o doluş. boşalmadı. boşaldı, elim ayağım boşaldı birden. ilk defa yaptığım, tecrübesiz olduğum bi' konuda yakaladın beni. yakaladın ve acı çektirdin. acı mı? mersinde iş koyan, bi' tantunici sanırdım önceleri acıyı. şaka değil, ''acı tantuni''. şubeleri felan var. sonra sahile saptım ilk köşeden. oturdum kayalıklara, yaktım bi' sigara. hayatım boyunca, belki; ilk defa bu kadar çabuk eriyecek sigara, sigaralar. anlamıyorum. ilk defa yakalanmıştım o saf halimle. böyle tecavüz olayı anlatır gibi oluyor, ama öyle. evet; psikolojik tecavüz. aşk acısı, aldatılmak; tam olarak buna tekabül eder. sinir sistemi alt üst olur. sigara kokusu, parmaklarından; ''ne kadar yıkasan da geçmeyecek'' durumda. şarap, nefesin olur. şarap eksilmez hiç şişede. gözyaşların şaraba meze olur. hiç boş duruma düşmez o şişe. şarapçı arkadaşların olur. sana turşu ikram ederler. sen sağol desen de zorlarlar. şarap ile turşu. ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemezsin. hangisi daha kahpe anlayamazsın. önce, ''bu olsa olsa amerikanın siyasi bi' oyunudur'' dersin. sonra, bunu tanrı tezgahladı zannedersin. daha sonra, hangisi yalan söylüyor algılayamazsın. ihtiyacın olan; ilişki dışından, güvenebileceğin bi' göz. hayır, güvenme. gözlere sakın güvenme sen. o, beni gözleri ile avlamıştı çünkü. gözleriyle yaralamıştı. dudaklarımı yaktı. sen benim dudaklarımı yaktın. seninle ilgili o ilk yazım, ilk defa yazmaya başlayışım. parmaklarımı hissetmiyordum. anlam veremediğim bi' şekilde hızlı hareket ediyorlardı. bunun nedeni bi' şeylerin beni esir alması diye düşündüm. şimdi anlıyorum ki; haklıymışım. esir oluyorum harflere. esir oluyorum satırlara. esir oluyorum; içinde sevgi ve ihanet geçen her cümlede. sen, benim cümlelerim oldun zamanla. sonra, satırlarım halini aldın. sen benim paranoyam oldun. ve belki, olacaksın. bilemem, bilemezsin. sen paranoya idin. sen şizofreni. sen iç organlarıma dökülen bir kezzap olarak kalacaksın hep. sen, sigara, şarap, iç organlarım ve kalbim; kezzap. sen, savunmasız yakaladın gözlerimi. bi' an olsun senden almama onları, imkan yoktu. imkansız. tek bi' an fırsat bulamadım. sen bana tanrının attığı bir zarftın, anladım. içinde gözyaşlarımı taşıyan bi' zarfmışsın, bunu da anladım. boyun eğmekle görevlendirildim; kabullendim. ilkin saçmalamaya başladım. sonra bu saçmalık tatlı geldi ruh hâlime, hâlime. günah dediler; daha tatlı. haram dediler; bal oldu. zehir dediler; şerbet. yüzün satırlarımda bi' silüet, sadece benim görebileceğim. görünce nefretimi körükleyen bir tablo. görünce, parmaklarımı esir alan fotoğraf. ismin geçince ''susaroldum''. sigaradan ve şaraptan tabii. susmak? öyle bir eylem içerisinde değildim zaten. zedeledin. önce dörtlüklere kustum seni, sonra şiir oldun. bir anda şarkı oldun sonra, nefretime. yaşamam lazımmış seni, ders oldun. hoca oldum şimdi. öğretmeniyim kendimin. her geçen gün öğreniyor, anlıyorum. ellerim buz tutuyor yazarken. buz kesiliyor aniden. o kadar nefret ediyorum, anla. sen bir şizofrensin. sen daha bir bebeksin. bir zamanlar; sana yönlendirilmiş saf bir sevgiye ihanetsin. sen bir hiçsin. sen, hayat dediğimiz piç.
şimdi, yeniden bak gözlerime ve söyle; sen kimsin? dinlediğim her müzikte payını alıyorsun. yaşadığım her olayda bir an sahibisin. yazdığım her satırda bir sen. kimsin sen?

1 Aralık 2009 Salı

don kişot'un amına koyan yel değirmeni

1 Aralık 2009 Salı
henüz işten çıkmışım, ağır ağır sokaklarda yollanıyorum. eve, sana doğru. aklımda, geleceğimize dair türlü planlar, hayaller. ne gerek varsa. gereksiz-miş lan tabii. neyse, ne kadar ağır yürüdüysem de; ''finish çizgisi''ne ramak kalmış. bi alt dudak, bi damak, bi an. apartmana girdim. hırsızmışım gibi, sessizce daireye doğru çıkıyorum. malum; kira problemleri. merdivenlerden yılan gibi süzülüp, kapı eşiğine gelmişim bile. anahtar diye bi'şey varmış. onu kullanarak açtım kapıyı. eve girdim, ama ses yok. odaları dolaştım, tek tek. 1+1 bi' daire için pek zor olmadı. kimsecikler yok. oysa, senin evde olman lazımdı. yerde, düzenli bi şekilde duran, bi yatak gördüm. aman tanrım, bu yatak. evet, bu alındığından beri hiç düzen görmemiş bi yatak. bizim yatağımız. ''ne alake'' lan dedim. ne bu düzen, tertip; nasıl olsa yine bozulacaktı. yatağın üzerinde bi mektup. tırsa tırsa oturdum yatağa, mektubu elime aldım. açıp, okumaya karar verdim. önce, gelirken aldığım şarabı açtım. anladım tabii, salak değilim; veda mektubuna benziyor bu. neyse, şarabı bi dikişte içtim; şişe, ''fondip''. dolu şişe kolay patlamazmış, boşalınca patladı. patlak verdi işte sonunda. ellerim kırmızı oldu. kıpkırımızı, kan. şimdi mektubu açabilirim. artık titremeyen ellerime, yine aldım mektubu. üzerine ismimi yazmış bi'de; sanki evde başka biri daha yaşıyor. mektup açıldı. şöyle bi açıldı, bi saçıldı, bi serpildi. büyüdü ellerimde felan. başladım okumaya; ''sevgilim, senden özür dilerim''. özür? ne içindi, pardon? ''sana karşı çok mahçubum. sadece senin kazandığın para ile, seninle yaşamak. artık zor geliyor.'' ulan salak, ne kazanıyorum, nasıl yaşıyoruz sanki? ''ben işe başladım. senin yeni haberin oluyor, böylece. aldığım ilk avans ile alışveriş yapmaya çıkıyorum. akşama doğru dönerim, merak etme''. kalkıp, lavaboya doğru gidiyorum. gözlerime bakıyorum aynada. yok, bakamıyorum. gözlerim yok. bi çift, kırmızı bilardo topu duruyor orada, gözlerimin olması gerektiği yerde. yok oluyorum, ''puff''. kendimde değilim. hangi yıldayız, zaman nasıl geçti hatırlamam. kapı açılıyor, sen geliyorsun. bana bakıyorsun, ellerindeki poşetler ''banki camping'' yapıyor. korkuyorsun, gözlerinde bu var. üzüldüğünü hatırlıyorum. sonra bağırdığımı; ''senin bulduğun işi de, yapacağın alışverişi de s*kerim ulan'' diye. bi anda elime geçirdiğim çivili beyzbol sopamı, kafana çakıyorum. öyle, kolayca, inşaat'a çivi çakar gibi. sonra sen yere düştün. bana bunu yapan, bu tarz düşünceleri içerisinde barındıran kafatasını açıyorum. beynini çıkarıyorum oradan. güzelce yıkayıp, temizliyorum. önce tuzlu suda biraz haşlıyor, daha sonra ''cızbızz'' için tava ayarlıyorum. hayır, ayarlayamadım. bi koşu alt komşudan kapıp, geri dönüyorum. salak değilim, üstüm başım temiz. elim sargılı, kana dair hiçbir şey yok. neyse, biraz tereyağını tavada eritiyorum. daha sonra doğradığım beynini tavaya atıyorum. biraz tuz, biraz ''tatlı kırmızı toz biber'' ekliyorum. ''pişirme işlemi tamam'' diyorum, telefon vasıtası ile beni boynuzladığın adama. ne yani, bilmediğimi mi sanıyordun? merak etme; ellerimle yedirdim o hastalıklı beynini, sevgiline. ama biliyor musun? seni en çok ben sevmiştim. en çok ben. ''aşk deliliktir'' derler. öyleyse, ben sana aşık olmuştum.

mezarda vals

kötü bir ruh içimdeki. hafif hafif ruh hastası olabilirim hatta. ama bu kısmen de olsa sizin suçunuz. gece balkonda oturuyordum; mersinle karşılıklı şöyle. bana bileklerini keseceğini söyledi. ölmeyeceğini söyledim. olsun dedi; zaten amacım ilgi çekmek. aşağıya atla dedim. bedenim patlarsa ortalık kirlenir, hem bu istediğim ölüm şekli değil dedi. ölmek istemiyordun hani dedim; gözlerime bakıp, benim ne yapacağım hiç belli olmaz dedi. kafana sık dedim. o bize lüks kaçar dedi. şah damarını kes dedim; 'heh işte' bi' ona götüm yemiyor dedi. sen ölüsün zaten dedim; yüzüme vurma, ruhumu acıtıyorsun dedi. tanıdıklarım birer birer öldü, en azından benim için. mersin mezarlığına gittim gecenin bi' saati. mezar görevlilerine isimlerini söyleyip, mezarlarını aramaktı niyetim. ama; görevli, böyle kişiler yok bu mezarlıkta dedi. oturup ağladım. sonra, uzun bi pazarlık sonrası; mezar görevlisiyle anlaşıp kıyıda köşede size mezar yaptım. sabaha kadar ha. taşlarınız mermerden. kumunuz sahil kumu. olur mu lan öyle deme. yaptım, yaptırdım, oldu... çiçek koymadım mezarlarınıza. gereksiz masraf. onun yerine; birer şişe şarap felan ayarladım. size değil ha, bize; yanlış anlamayın. mezar görevlisi kafa çıktı allahtan. oturup mezarların başına, kafaları çektik bi' güzel. bi' daha hiç gitmedim o mezarlığa. önce bi' itiraf, sonra deliliğin hudutları. almadan vermiyorsun, vermeden alıyorsun. adaletin yok senin. sen yoksun. varlığın hiçe sayılıyor. sen bir hiçsin. hiç yoktan iyidir. bu arada ''aşk'' adlı ''eBeDi'' eser kayıp. aslında yok, o da ölmüş. eski zamanlarda yaşamış. şimdi yok. şimdilerde; ''ulan alem göt oldu bee'' dinletileri var dört bi' yanda. ''i am god's mic.'' derdim bi zamanlar. şimdilerde; ''i am god of the fuckin mic...''. ağzım çok bozuldu mına koyim. bildiğin gibi değil. senin yokluğunda her şeye, herkese küfreder oldum. ama şu an çok iyiyim. ''ayrılık sonrası bunalım sistemi'' dediğimiz sistem, laçka oldu bende. hissetmiyorum artık pek. sol göğsümdeki çukurun nedeni; belki de o ameliyat sırasında kazara kalbimin alınmasıdır. bilemiyorum. başka bi' iz istemiyorum vücudumda. neşter izleri fazlasıyla ağır kaçıyor zaten. iç organlarım yara bere, zede. çürüdüm. ama bak ölmedim. yaşıyorum. gidiyorum...

15 Ekim 2009 Perşembe

hayalimdeki hayabusanın geceyi kabusa çeviren zehir zemberek açıklamaları

15 Ekim 2009 Perşembe
9. katta uyur uyanığım. yatağım burada. manzaram ve balkonum. mersin ayaklarımın altında resmen. ama ben, manzara dedikleri sayısız çatı yığınına değil; savaş ihtimalleri göz önünde bulundurularak hazırlanmış, aslen zemini fareli olup, köyle bi' ilgisi bulunmaksızın kaval dinletilerini sineye çeken, site sığınağına ve üzerindeki mavi bisiklete yoğunlaşıyorum gece gündüz. aklımda hep o kaza. mersin sahilinde, bisiklet üzerinde ayağa kalkıp, ellerimi bırakmış bi' halde; rüzgar ile ön sevişme vukuatlarımı düşünürken, rüzgar bir tokat attı bisikletimin ön tekerleğine. tepetaklak nedir anladım. ilk ve son defa yedim ben bu tokadı. hayatta unutamam. boyut değiştirmeme izin verilmedi. sevişirken kendimi kaybedip okşarken rüzgarın bacaklarını o an, sert yaptı çakıl taşları, fırlamışçasına patlamak üzere olan volkandan. sonra sevemedim bisikletleri. hala sığınak üzerindeki o mavi bisikletteki olan gözümü soracaksanız eğer; nefretimden dolayı o göz orada uzanır vaziyette. artık motorsiklet seviyorum ben. hayalimde bir hayabusa. ama çevirmesin bu sefer, hayatımı kâbusa. mat siyah istiyorum onu. evet, simsiyah. o zaman başka olacak çünkü. o zaman bırakacak kendini rüzgar; ben mat siyah hayabusa üzerinde çıkarırken bacaklarındaki ellerimi, karanlıktan aydınlığa...

gölge

öldüğüme o kadar emindim ki... sokaklarda dolaşıyordum; bu beni yaşadığıma inandırmadı; çünkü ölülerin de sokaklarda dolaşabildiğini biliyorum. hava kararmış, sokak lambaları, paslı bir ışıkla aydınlatıryordu her yeri. bi' sokağa girdim ve hemen önümde karartı belirdi. bi' süre gölgem olduğuna inandırmaya çalıştı beni; yani, ana mantık olarak; ölmediğime. daha sonra suratıma adi bir asparagas gibi, sevda demirel'in hande ataizi'ne attığı o tokat gibi, ajda pekkan'ın eurovision'a ''aman petrol'' parçasıyla katılmış olması gibi; bir yağmur damlası düştü ve yıktı beni. oracıkta yıkıldım; yanıldığımı görünce. çünkü; biliyordum ki ölüler ıslanmazdı. inanmak istemiyordum yaşadığıma. önce bir gölge, daha sonra bir yağmur damlası malup bıraktı beni, o sokakta. yaşadığımı farkedince, bi' sigara yakıp düşünmeye başladım. nereli olduğumu önemsemedim, nerede olduğumu düşündüm. yaralı olmamı değil, neden ölmediğimi düşündüm. bi' müddet, bu düşünme faaliyeti devam etti; ayılıncaya kadar, ayrılıncaya kadar. ayrılık oluncaya kadar... o gece, bütün radarlar yakalamaya çalıştı; beyne yollanılan göz yaşartıcı sinyalleri. o gece ıslandım. ruh, kemikten ayrılmak için; lades oynamaya kadar giden, ilginç kararlar alabilecek kadardı. ama bu ladesi, tanrının kazanmış olduğunu anlamam çok sürmedi. sen kazandın; yaşıyorum...

20 Nisan 2009 Pazartesi

oysa, o'ysan, o' olsan, o' solusan; biz çok farklıydık

20 Nisan 2009 Pazartesi
biz farklıydık seninle. ama öyle, her insanın kendisini farklı hissetmesinden de farklı bi' his bu. kendini farklı; seçilmiş, bir gün bir süper kahraman olacak gibi, bir gün parmakla gösterilecek kadar ünlü biri, kendini kocaman bir gün hissedip, sanacak küçük bir çocuğun hayal dünyasından da öte bir farklılık. uzun süre yalnız kaldım ya da ben öyle hissettim. fakat, farketmez; yalnız kalmış ya da bırakılmış olmak. sonuç ihtibariyle, bunu, tam olarak böyle hissettim. kendimi yazmaya o kadar alıştırdım ki... konuş diyordu bana. senin hakkında bi' şey bilmiyorum. hiçbir şey anlatmıyorsun. oysa, benim seni tanımam lazım diyordu. tabii ki her insanın doğal hakkıdır bu. ama, sade doğal; en doğal değil. ne olursa olsun; ''uzun zaman'' diyebileceğim kadar bir süre, yazarak rahatlayan biriydim ben. yazarak anlatan, yazarak yaşayan. belki yazarak yaşlanacak. bunu böyle yapmış, yaşamış olmam; elbette konuşmamamı gerektirmez. aslında hiç konuşmuyor da değilim. belki o fazla konuşuyor, belki ben sessizliği seviyorum. bilemem. aslında bilirim. sessizliğe aşığım ben. 20'li yaşlarda, 70'li yaşlarını yaşayan, yaşlı bir ''moruque'' gibi hissediyorum zaman zaman. oysa sadece 89'luyum. oysa hala çocuğum. oysa hayallerim olmalı, oysa aynı yahut farklı kadınla-rla' birçok kez ilişki yaşayacağım; duygusal, cinsel, kariyervâri, mutluluk, huzur, deneyim, rahatlamak; yaşamak amaçlı. oysa kağıttan yaptığım bıçaklarımı, bir türlü birilerine saplayamadım daha. oysa zannettiğin gibi katil ruhlu biri değilim aslında. duygusallık denilen olgunun, en dolgun himalayasında kalp kapakcıklarım ve kafesi. aslında yok bende o kafes. ele avuca sığmayan bir çocuk gibidir; bu yürek. bazen aptallaşır. kendim edinmedim; ırsi sanırım. ben isterim; jamaica sahillerinde bir evim olsun(aslında ülke farketmez. ''deniz kenarında bir evim olsun'' diyelim, biz o'na), o evin hemen önünde; ben hamakta, hafif uykulu bi' biçimde sallanırken; arka fonda, hafif hafif reggea çalsın isterim. arada içkimden yudumlayıp, huzur dolu bakışlarla etrafı kesmek isterim. bunları yaşarken ben, yanımda ol isterim. çılgınca sevişelim isterim. ben sessizleşip sustuğum zaman; yanıma uzanıp, hiç konuşmadan gözlerime bakmanı, sana uzun-uzun, sanki 3 dakika sonra ölecekmişçesine bakmak isterim. ben banyoda, tanrıların insan yaktıkları sobalarında, padişah sofralarında, sonsuzluğa uzanacağımız tahta yataklarımızda, hep yanımda ol isterim. sessizliği dinleyip, seni izlemeyi isterim. bazen yoruluyorum; bunu hissettiğinde bana bir süre, hiç konuşmadan sarılmanı isterim. saçlarına dokunup, koklamama izin vermelisin bu süre zarfında. hoşlanmadığın şeylerden, artık hoşlan isterim. ben geçmiş silerim. seni seviyorum çakma kate, orijin mükemmellik. seni çok seviyorum; bunu bil, anla, algıla, yaşa, unutma, hisset, sakla ve sarıl bana.''hiç bırakmayacak'' türden bir sarılma olsun bu. ya da bırakacaksan bile, hissettirme bunu bana. hissettirme ki ölmeyeyim; bedensel, zihinsel, ruhsal vb... seni, gerçekten seviyorum. sadece hisset ve artık soru sorma. inan, güven, sev. biz farklıydık; dans etmek istiyorum seninle. belki sabahlara kadar. ama, biz farklıydık seninle. dans eden çiftler, aralarında hep bi' muhabbet tutturup, dans etmenin güzelliğini; aslında sessizliğini yaşayamaz. aşkı tek elleriyle, tabiri caizse ''sakat'' tutarlar. biz dans ederken hiç konuşmayalım aşk. saçlarını bi'kaç toka ile tuttur; dans ederken. yüzünü, açık ve net görmek benim hakkım bu vals süresince. göz göze gelelim derler ya, bizim gözlerimiz hiç gitmesin; bu mantıkla birbirinden. ayaklarımız ağrıyana kadar dans edip, birbirimize kilitlenelim. ama, biz farklıydık seninle...

not: çok farklıydık. biz; birlikteyken bile ayrıydık...

30 Mart 2009 Pazartesi

sikindirik sıkıntı

30 Mart 2009 Pazartesi
böyle, bir sıkılıyorum bir sıkılıyorum ki sorma! sorma dediğime de bakma aslında. ki sorsan bile verecek bi cevabım yok aslında. insan bazen çok sıkılıyor, evet. ama, nedeni- sebebi- siniri- stresi- malumatı- kopyası- softası- zengini- fakiri- hakiri- harakirisi- yanar döneri- hiç yoktan iyidirliği- bugün git yarın gel'liği- alaveresi- dalaveresi- veresiyesi- siftahı- silahı- delikanlısı- deliğikanlısı- ağırbaşlısı- büyük başlısı- küçük başlısı- ölüsü- dirisi var mı bu sıkıntıların? sanırım, bazen. sanırım ne demek lan? sanırım, umarım, kurarım. cennetinde bile yanarım ben. öyle ki sıkıntılıyım. sikindirik bi sıkıntı. bi' bıkmışlık, bezmişlik; bezginleştirilmiş, uysallaştırılmamış, evcilleştirilmemiş. 3- 5 sene daha yaşar mıyım? hayatın akışına bağlı. senaryoya, yönetmene, erkek baş rolüne, bayan baş rolüne, yan rollere; kısacası filme bağlı. silik birisi olamam mı, olmamalıyım mı? 3 soru mu hayat? -neden? -bugün ne oldu? - olan olaylar, geleceğim için bana bir şeyler kazandıracak mı? uykum var. şöyle 10- 15 yıl uyumalıyım. sonra, kalkıp yeni nesile bir bakmalıyım. varyetesine. seçkin insanların çok olduğu bi' yerde yaşamalıyım. ama kime göre, neye göre seçkin? ''yaşıyorsak, bu seçilmiş olduğumuz anlamına gelmez mi?'' diye, ''teletubies-şirinler-acemi cadı- bez bebek'' muhabbetleri geçirme aklından. gelmez. 6.5 milyar insan seçilmiş olamaz, kopuk. ''hitler gibi çılgın, ernesto che guevara gibi soğuk kanlı, atatürk gibi ileri görüşlü-zeki-yürekli-lider, usain bolt gibi hızlı, superman gibi ölümsüz, ağır roman albümü gibi mükemmel, neyzen tevfik kolaylı gibi tanımsız, ömer hayyam gibi şairane, dr. harold shipman gibi katil'' hissediyorum kendimi. hayret, kafam güzel bile değil halbuki. belki, içince normale dönüyoruzdur. bilemem. bi' de hayat mı parayla ilintili, yoksa para mı hayatla? bu konuya hiç giremem, siktir et. girmem değil, giremem. öyle işte. ''çok aşığın var diyorlar'' diye bi şarkı, çok güzel ama. parmaklarım, sigara yüzünden bok gibi kokuyor. bok gibi işte, pis kokuyor. bok pis kokar ya, öyle. susadım. su içip, yatmayı düşünüyorum. ama önce evrene mesaj yolluyorum; ''fuck y'all'. the secret hesabı. olmadı mı? bence, oldukça güzel oldu. hadi bana tatlı rüyalar.

11 Mart 2009 Çarşamba

lirikli su

11 Mart 2009 Çarşamba
üst üste mi geliyor, geldiği zaman? grup yapıyor sıkıntılar. böyle, organları yanıyor felan. oturuyorum; her zaman yaptığım gibi. masamda, bir bardak lirikli su. içmiyorum öyle hemen. bazen terliyorum. terlemem, boğazımdaki kuraklıkla ilintili olabilir, ama suyu içmemeye kararlıyım. neyse, gülüyordu yine arka oda sınırlarında. rahatsız olmuyordum önceleri. bunu, son yaptığında gittim yanına. gözlerine baktım. bu sefer bi' şeyler sayıklamaya başladı; ''ne edersen kendine, edersin kendi kendine''. yüzümde bi' tebessüm oluştu. sonra, çivili beyzbol sopamı, suratına, var gücümle geçirdim. yüzümdeki tebessüm gitmiyordu. hayal olduğunu anlamak uzun sürmedi. ya da rüya. ama akıl hastası olduğuna eminim, artık. bağıra çağıra ''machine in ma hand'' parçasını söylüyorum. hani, şu okan'ın programında, bazı bazı çalınan. gözümü açtığımda; vücudum nemliydi. duştayım sanırım. kafamdan aşağı ılık sular felan. ama lirikli suyu hala içmedim. ya da, belki öyle bi su hiç olmadı. masamın üzerinde de durmuyordu. sırtımı duvara yasladım ve yavaş yavaş yere çömeldim, domaldım, amuda kalktım. daha önceleri yaptığım gibi; düşünmeye koyuldum, koydum. soyuldum, soydum. vuruldum. ben sana vuruldum, sanki. evet, artık durulmuştum. lirikli suyu içtim. asansör yaparak içtim ama. sonra 9. kat'a çıktım; evime. yatağıma uzandım. yazılarımı okuduğunu ve pek bi' şey anlamadığını farkettim. ama bu, tarzımı değiştireceğim anlamına gelmez. bunun yerine; seni geliştirmeyi deneyebilirim. değişim, derinleşim, titreşim gibi. hasta gibiyim bugün. üşüyorum, titriyorum, ayaklarım buzz. rebuzzed. vibratör gibiyim. direktör, traktör, silahşör felan. ellerimi ayaklarımın arasına sıkıştırdım. üşüdüğüm zaman, hep böyle yaparım. genellikle, sanırım. vuruldum. ben sana vuruldum, sanki. ama, artık, duruldum...
 
Design by Pocket
This template is brought to you by : allblogtools.com Blogger Templates