kadınları anlamak ya da anlayabilmek. bu ikisi farklı şeyler aslında; anlamak dediğimiz zaman, böyle artık bıkmış ''tamam, sensin.'' havasında biraz. asıl anlayabilmek çok önemli. bu kafaya yükselmek yani. kadınlarda aşırı derecede yaygın olan psikolojik bir hastalık var. psikolojik bir hastalık olduğunu anlayacak kadar kafam bassa da, terimleri bilmediğimden hastalığın adını koyacak bir taşağa sahip değilim. önce bunu belirtmeliydim yani. neden böyle konuşuyorum? kesinlikle varolan, olağan bir kuyruk acısı mı? işin temeli tabii ki böyle. yani kadınlara olan ilgi, alaka artıyor ister istemez. doğal yaşam alanlarında incelemeye başlıyorum onları. ve zaman zaman bu inceleme sonucu oluşan raporları paylaşabilirim. şimdi bazı insanlarda böyle bir şey var. hatta büyük bir çoğunluğunda, belki hepsinde. kaybedince tekrar denemek. iki kere ikinin dört etmesidir bu. kaybedince tekrar denememek peki? işte bu ise iki kere ikinin beş etmesidir. herhangi bir sayı sıfıra bölünmese de. bu güzel örneğimi, bir sonraki cümle sabote edemez yani. en azından o satırlık, iki kere iki beştir. neyse uzatmaya gerek yok, konuya dönelim. konu kadınlardı sanırım. zaten hep böyle olmadı mı? konu hep kadınlardı, evet. ve şimdi konu kadınların ikiye ayrılması. bahsettiğim bu hastalığı asırlardır bekliyormuşçasına kabullenenler ve bağışıklık sistemleri tanrısal olanlar. hastalığın belirtilerinden bile bazılarını tanımlandıramıyorum. en başa dönelim, herhangi bir ilişkinin başına mesela. bir kadınla ilişkiye başlarken, zavallı erkek zanneder ki sadece o kadınla bir ilişki yaşayacak. ne yazık... çok eşlilikten de taşlanan erkek, ne bilsin aldığı kumaları. bir mesaj atar, karşıdan gelen mesaj en az beş kadının ortak kararıdır. burada taşak meselesi mevcut tabii. bu sayı ikiye de düşer, tecrübeyle paralel. çok eşliliğe karşı hassas olan bu hanım kızımız, arkadaşlarıyla beraber bu adamla bir ilişkiye başlar, bittiğinde yalnızdır. olmadığını zannetse de yalnızdır. hastalığın bir belirtisi bu. ancak bu konu altında belirtiler daha bitmedi. beş kişiyi baz alarak, bu diğer dört kişinin akli dengesinden bahsedeceğim. şimdi bu diğer dört hanım kızımızdan, en az dördü akli dengesi yerinde olmayan kızlarımızdır. zaten dört demiştim, neden ''en az'' ibaresi kullandım? kişilik bölünmesi de bu hastalık belirtilerinden olduğu için, kesin bir dil kullanamadım orda. mesela bir tanesi çocuğu beğenir ve kıza ona göre bir stratejiyle yaklaşır. hatta çocuğa bile yaklaşabilir. ve hatta çocuk da bu şeytani şahsa kanabilir ve bu hanım kızımız sayesinde ''kuyruk sallama'' terimi tarihteki yerini alabilir. başka bir kızımız çocuğu beğenmez, çocuğu ona kuyruk acısını tattıran çocuğa benzetir ya da ''tüm erkeklere düşman: mod on''dur. üç numaralı hanım kızımız ise bu yanında olduğu arkadaşının aslında yanında değildir. kendisi gibi mutsuz olmasını ister ve büyük bir kıskançlığın kurbanı olan esas kıza verdiği zarar tahmin edilemez. dört numara tüm bunlardan habersiz yavru bir ceylandır ve bu üç manyağın elinde yetişeceğim diye uğraşır. esasen bu dördünden en manyağı budur, çünkü belli bir stratejisi yoktur. ''boynuz kulağı geçer'' sözü hesaba alınarak, en tehlikelisi bu dört numaradır. ya da direk kızdan hoşlanıyordur bu dört numara. düşük de olsa bu ihtimal de var yani. sonuçta en tehlikelisi bu dört numara. bir şekilde bu sağlıksız ortamda başlayan ve süren ilişki, bitmesiyle şaşırtmaz. sonra çocuk tezgahı kavrar ve kişiliklerle bağlantılı olanlar olur. ya da kavramaz, ama başka sebeplerden yine de ilişki biter. sonra yer, zaman, mekan ve roller değişerek bu oyun sürekli oynanır. bu oyunu geliştirenler de vardır tabii. manyaklıkta sınır tanımayanlar var. böyle değişik oyunlar sonucu insanlar conta yakarlar. kızlı erkekli bu değişik hastalar, hastalığı yayarak yaşamlarına devam ederler. başka bir yazımda erkek hastalarımızdan da bahsedeceğim.
açıklama: ''erkek değil mi, hepsi aynı'', ''kadın dediğin şöyle olur, böyle olur'' kafasını yaşayacak kadar hasta birisi değilim. ha ayrıca; mümkün olduğunca ahlaki eleştirilerde bulunmaktan kaçınan biriyim. ''ahlakı eleştirmek, ahlaki bir sorundur.'' sözü gelir hep aklıma. aslında böyle bir söz yok, yani yoktu. mümkün olduğunca dedim, çünkü insanlar... hastalar. ve bazı şeyler grip gibidir.
4 Ekim 2011 Salı
24 Temmuz 2011 Pazar
overdose
24 Temmuz 2011 Pazar
şu anda çok kötü olduğumu farkedecek kadar kendimdeyim. ve fazla terliyorum. tamam, çok fazla terliyorum. normal değil bu. öyle ki, gözlerim uzun süredir yanıyormuşçasına canımı yakıyor. zaman kavramımı çoktan yitirmiş durumdayım. kaç saattir bu halde olduğum hakkında hiçbir fikrim yok. banyodayım. bu hale banyoda mı geldim, yoksa kötü hissettiğimden mi banyoya girdim bilemiyorum. hatırlayamıyorum. gözlerim kıpkırmızı ve terlemem sürüyor. gözlerimi farkettiğime göre aynaya bakıyor olmalıyım. net olarak bir görüntü yakalayamadım. çok bulanığım. her şey çok bulanık. birden yüzüme bir miktar su çarptı. ellerim kontrolüm dışında yüzüme su çarpıyor olmalı. normal şartlarda yüz yıkama diyebilirdim buna. saçlarım da ıslandı. lavaboyu tıkayıp suyla doldurmuşum. -muşum diyorum, çünkü benden başka kimse yok burada. girdiğimde böyle değildi muhtemelen. böyle olmamalı. kafamı suyun içine sokup gözlerimi açtım. bir süre lavaboyu inceledim. nefesim tükenene, nefes nefese kalana dek. bir anlamı yoktu, neden yaptığımı bilmiyordum. etrafıma bakmaya başladım. hiçbir şey net görünmüyordu, ama ne aradığımı da bilmiyordum. birden klozete oturdum. sandalye görevi görüyordu o anda. ellerim önden düğümlenmiş bir şekilde ileri geri sallanmaya başladım. terim banyo zeminini rahatlıkla ıslatabiliyordu. birden musluğun damlattığını keşfettim şu anda. belki dakikalardır bu durumda, ancak dikkatim esir olduğundan farkedemedim. dikkatimi toparlayamıyorum. salisede milyonlarca şey düşünüp, salisede milyarlarca çözümsüzlükle karşı karşıya kalmış düşünceler içindeyim. içinde olduğum bu durumdan çıkmam gerekli. musluk sesi beni rahat bırakmıyor, ama ben musluktan bahsettikçe sesi azalıyor. ve durdu. ya da algı mekanizmamın dışında kaldı bu ses, bilemiyorum. dikkatimi toparlamak için yılmadan mücadele ediyorum. sonra bir müzik sesi duyduğumu sanıyorum, belki kafamın içinde istemsiz tuttuğum bir ritim. mantığın uzağında, deliliğin kıyısında ve yolun ortasındayım. evet, yol ortasında uzanmış bir şekilde hayal ediyorum şu anda kendimi. asfalt ılık. çok iyi geliyor bu bana. masaj gibi, ama değil. birden yan dönüp kulağımı asfalta yapıştırıyorum. ılık hava beynime kadar işledi. tuhaf sanrılar ortasındayım. nasıl bu duruma düştüğümü bulamıyorum. biliyorum, oralarda bir yerlerde nedeni. birden zıplayarak kalkıyorum oturduğum klozetten. tekrar aynaya bakıyorum. sol kulağımı görememem dışında her şey normal, ama yine de bulanık. belki açı yüzünden kulağımla ilgili şey. müzik sesini tekrar farkettim. bach çalıyor yanılmıyorsam. brandenburg konçertosu, bir nolu adagio bu. öyle olmalı. kollarımı açıp dönmeye başlıyorum kendi etrafımda. gözlerim kapalı ve yüzüm tavana dönük. hiçbir şey düşünecek durumda değilim. içine davet edildiğim an çok fazla özel. müzik yavaşlıyor ve düşüyorum. banyonun içinde, yerde uzanıyorum. çok saçma bir durum, evet. sanki ölmeden önce bir şeyler söylemek için kullanılan son bir güçle, yerden kalkıyorum. tekrar lavabonun başına dikildim suya bakıyorum. ne kadar durdum o şekilde, bilmiyorum. bir göl kenarı hayal etmişimdir belki, o tarafları bulanık. net olan bir tarafı yok ki. nasıl kurtulabilirim, ben ona bakıyorum. etrafımı kesmeyi sürdürüyorum. sigara buldum çamaşır makinesi üzerinde. bir de kibrit. bir sigara yaktım ve tekrar etrafı kesmeye devam ettim. ne aradığımı bilmiyordum, ama buna son verecek bir şey olmalıydı. elimdeki sigaraya ne oldu? sigara paketi yerindeydi, ama kibrit yoktu. etrafta kesici bir şeyler var mı diye bakındım. yoktu. sigara paketine takıldı tekrar gözüm. ateşi bulmalıydım. gerekirse tekrar icat etmeliydim. kibriti buldum. yere düşmüş. vücudumdan hala boşalmakta olan terli bir bölüme değil ama. şanslıydım. kibrit kutusu nemlenseydi gerçekten ateşi tekrar bulmam gerekebilirdi. paketten bir sigara çıkardım. bir filmde gördüklerimi uygulamaya koyuldum. sigara izmaritinin birini yırtarak koparttım. dişimle pamuğunu biraz dışarı çıkardım. bir kibrit çaktım ve ateşle pamuğu biraz yumuşattım. lavabo kenarını kurulayıp, baş parmağım ve lavabo kenarı arasında ezmeye başladım pamuğu. evet pamuğu, izmaritten kafasını uzatıp bana bakan pamuğu. tekrar bir kibrit çakıp biraz daha yumuşattım ve tekrar ezdim. keskin bir halde neredeyse. iki kibriti daha bu çaba rotasında harcadım. neredeyse kusursuz. bu hazırladığım keskin cisimle bileklerimi kesip, lavabonun içine soktum ellerimi. bunu yaparken aklımın başında olmayışını avantaj olarak kullandım. tereddütsüz ve kusursuzdu. lavabodaki su gittikçe renk değiştiriyordu. ama çok sanatsal bir süreçti bu. bu anımla bir sürü ödül toplayabilirdim, görüntülemiş olsaydım. tekrar aynaya baktım. hafifçe gülümsedim sanki. biraz tebessüm bu durumu daha kötü hale getiremezdi. gözlerimden ikişer damla kan akmış gibi. zaten bulanık olan görüntü daha da bulanıklaştı. çok ilginç. gözlerim yuvalarından gevşeyip, lavaboya düştü. bu nasıl olabilirdi, hiçbir fikrim yoktu. tek bildiğim gözlerimin çok direndiği. artık karanlıktaydım. geceden ve zifirden daha karanlık. sayfalarca anlatmaya kalksam da, tarifi imkansıza yakın bir çaresizlik. ancak tekrar aydınlandı her şey. yüksek bir binanın çatısındayım ve güneş yüzüme vuruyor. ellerimi iki yana açmışım, sanki kenti kucaklıyorum. güneş anlamını yitiriyor ve her şey gitgide soğuyor. hiz limitimi aşmışım, belki rüzgarı selamlıyorum.
10 Temmuz 2011 Pazar
kefen ve kundak / part 97
10 Temmuz 2011 Pazar
her şeyin bir sonu olduğunu duymuşsundur. artık senin de sonun geldi tarihim için. beni bu kadar acıtan ve süründüren bir sevgiyi taşımak artık anlamsız. saçma olan hiçbir şeye tahammülüm kalmadığı için, artık kendime ve bu saçma sapan ''seviyorum'' sinyallerime bir son verdim. seninle bir ilgisi yok. hiçbir zaman seninle bir ilgisi olmadı. işte bunu anlamadığın için böyle oldu. benim seni sevmem tamamen benimle ilgili. ben seni, sen olmadan da sevdim. belki buradan anlarsın zannettim, ama bilemiyorum. belki bunu anlamış da, bu durumdan hoşlanmamış olabilirsin. bunları ayık yazıyorum. ilk defa ayık yazıyorum. içince sapıtıyorum, sevgim kabarıyor. bir şeyleri sevesim geliyor içince ve aklıma ilk gelen sen oluyorsun. artık içince ortamın, gecenin, sessizliğin ve müziğin keyfini çıkarmayı düşünüyorum. artık kahkahalarıma katılmak istiyorum. bir çift güzel göze kondurduğum o şeyi geri alıyorum senden. senin beni hiç sevmediğini de biliyorum. hayır, alınma ama bu böyle. bunu biliyorum. gözlerinde gördüm bunu çünkü. içinde bulunduğun o boşluktan çıkabilmek için bir dal, ilgilenecek ve kafa dağıtacak bir şeydim senin için. insanlar inanmak istediklerine inanırmış. ama bu benim inanmak isteyeceğim en son şeydi. bunu anlamalı ve kabullenmelisin. ben yazılarımda hiçbir zaman bir şahıs öldürmedim. ben her zaman duygu öldürdüm. her zaman sevgi ve güven katlettim. beni hiç anlamadın, hiç anlamayacaksın. yazmaya bunlarla başlamadım. yazmaya başlamamın da seninle bir ilgisi yok. bu da tamamen benimle alakalı. hiç yararın olmadığı gibi hiç zararın da olmadı bana. ''ne edersen kendine, edersin kendi kendine'' demişler ya, öyle. şimdi bu yazı da senin okuman için yazılmış gibi görünebilir, ama öyle değil. bu da benimle ilgili. içimi boşaltmak için. çünkü kimseyle konuşamam bunları. anlayamazlar. yine karşıma geçip, biz de sevdik be olum diyecekler. büyük sevdiklerinden bahsedecekler. benim palavralara, mavralara karnım tok. doydum. yeter artık dedim ve terkettim her şeyimi. bir şişe scotch'dan daha değerli değilmişsin. kimse öyle değilmiş. kısa bir zaman önce başka bir yazıda neler vardı, şimdi neler var içimde. şöyleydi yazı;
-ona ilk defa ''ben, senden hoşlanıyorum'' dediğimde, bana ''harbi mi'' diye sordu o anki şaşkınlıkla. evet demiştim. çok utandığımı ve sonra konuşuruz dediğimi hatırlıyorum. deli gibi aşkolmuştum. sonra konuştuk ve olmadı. yıllar sonra, yollar sonra, oldu. ama sonra konuştuk, olmadı. elimde olan bir şey değil. ecel gibi bir şey bu, sana sormadan olup bitiverir. bir bakmışsın aşkolmuşsun. sular seller gibi ulan! onunla olmadım ve onu unutmadım, unutamadım. pekala, unutamam. ama, ama... yıllar sonra neden unutmam gerektiğini düşündüm. bir nedeni yoktu. bir neden bulamadım ve vazgeçtim tavanarası düşünme seanslarımdan. artık gerek kalmamıştı bu kadar çok düşünmeme. bir nedeni yoktu, sevgim azalmış da değildi. sadece takıntı haline gelmesini engelledim. aslında bakarsan zor oldu, yani takıntı haline gelmesini engellemem. ama beynimde yeşermek için ekilmişti bu tohum. büyümesi için belli aralıktaki sürelere sahip. her yıl örneğin. yılda bir defa toz kaldırıyor. kalbimdeki köşkünün tozunu alıyor. ağlamamı gerektirecek bir şey yoktu ortada, ancak içmemi gerektirecek şeyler çoktu. şeyler çoktu. ve bir kadeh daha. sayesinde insanlardan uzaklaşıp, konuşmayı sevmeme durumum doğdu. sarfettiğim son kelimeler onunla olan diyaloğumu doldursun istemişimdir belki. en azından unutmamak için: insan konuşmayı sevmeme noktasına kadar geldiyse, konuştuğu son kelimeleri unutmaz herhalde. gittiğim her şehirde ''burda fazla kalmak istemiyorum'' düşüncesi bilinçaltıma yerleşti. sıkılıyordum. yaşamayı saçma, ama ölmeyi daha da saçma buluyordum. işte bulunduğum yer, ''araf''. bir çeşit araftayım. hiç dur diyen olmadı, hiç durmayı planlamadım. sürekli yer değiştirmek, kulağa fena gelmiyordu. ve bir şişe daha. hiç fena gitmiyordu. göz kapaklarım fazla ağır. alçak bir suikaste kurban gitmiş gibi gözlerim. görmemem gereken şeyleri görmeme neden oldular. sesler duyuyorum, ismimle çağırıyorlar beni. duymamam gereken şeyleri duymamı sağladı kulaklarım. dudaklarım ıslak ve mühürlü. alkolden dolayı ıslak ve senden sonra kasvetli. değişim her yönüyle zamanla evli. çocukları yok, çocukları olmuyor. evlat edindiklerini çocukları olarak görmüyorum. onlar kaderin rahminden yeryüzüne düşük yaptı. değişim ve zaman çifti bilmemkaç yılında, türkiye'den ''ölüm, çok şükür ve kari-yer'i'' evlat edinmişlerdi, hatırladığım kadarıyla. ölüm panik ve ataktı. çok şükür, inançlı bir evlattı. kariyer fazla gerçekçiydi. -
şekil a'da alkollü yazdığım bir şey. yukarıda bahsettiğim gibi, kabarıyorum. şimdi araf felan yok. şimdi sen yoksun. şimdi sana duyduğum o büyük sevgi yok. unutma gereksinimi, artık o da yok. hatırlanacak bir şey kalmadığı gibi.
değişebilmek güzel şey. ama kimisi iyi yönde geçiriyor bu değişimleri, kimisi kötü yönde. kimisi gelebiliyor geçmişten bugüne, kimisi yoktu bile zaten dünde.
-ona ilk defa ''ben, senden hoşlanıyorum'' dediğimde, bana ''harbi mi'' diye sordu o anki şaşkınlıkla. evet demiştim. çok utandığımı ve sonra konuşuruz dediğimi hatırlıyorum. deli gibi aşkolmuştum. sonra konuştuk ve olmadı. yıllar sonra, yollar sonra, oldu. ama sonra konuştuk, olmadı. elimde olan bir şey değil. ecel gibi bir şey bu, sana sormadan olup bitiverir. bir bakmışsın aşkolmuşsun. sular seller gibi ulan! onunla olmadım ve onu unutmadım, unutamadım. pekala, unutamam. ama, ama... yıllar sonra neden unutmam gerektiğini düşündüm. bir nedeni yoktu. bir neden bulamadım ve vazgeçtim tavanarası düşünme seanslarımdan. artık gerek kalmamıştı bu kadar çok düşünmeme. bir nedeni yoktu, sevgim azalmış da değildi. sadece takıntı haline gelmesini engelledim. aslında bakarsan zor oldu, yani takıntı haline gelmesini engellemem. ama beynimde yeşermek için ekilmişti bu tohum. büyümesi için belli aralıktaki sürelere sahip. her yıl örneğin. yılda bir defa toz kaldırıyor. kalbimdeki köşkünün tozunu alıyor. ağlamamı gerektirecek bir şey yoktu ortada, ancak içmemi gerektirecek şeyler çoktu. şeyler çoktu. ve bir kadeh daha. sayesinde insanlardan uzaklaşıp, konuşmayı sevmeme durumum doğdu. sarfettiğim son kelimeler onunla olan diyaloğumu doldursun istemişimdir belki. en azından unutmamak için: insan konuşmayı sevmeme noktasına kadar geldiyse, konuştuğu son kelimeleri unutmaz herhalde. gittiğim her şehirde ''burda fazla kalmak istemiyorum'' düşüncesi bilinçaltıma yerleşti. sıkılıyordum. yaşamayı saçma, ama ölmeyi daha da saçma buluyordum. işte bulunduğum yer, ''araf''. bir çeşit araftayım. hiç dur diyen olmadı, hiç durmayı planlamadım. sürekli yer değiştirmek, kulağa fena gelmiyordu. ve bir şişe daha. hiç fena gitmiyordu. göz kapaklarım fazla ağır. alçak bir suikaste kurban gitmiş gibi gözlerim. görmemem gereken şeyleri görmeme neden oldular. sesler duyuyorum, ismimle çağırıyorlar beni. duymamam gereken şeyleri duymamı sağladı kulaklarım. dudaklarım ıslak ve mühürlü. alkolden dolayı ıslak ve senden sonra kasvetli. değişim her yönüyle zamanla evli. çocukları yok, çocukları olmuyor. evlat edindiklerini çocukları olarak görmüyorum. onlar kaderin rahminden yeryüzüne düşük yaptı. değişim ve zaman çifti bilmemkaç yılında, türkiye'den ''ölüm, çok şükür ve kari-yer'i'' evlat edinmişlerdi, hatırladığım kadarıyla. ölüm panik ve ataktı. çok şükür, inançlı bir evlattı. kariyer fazla gerçekçiydi. -
şekil a'da alkollü yazdığım bir şey. yukarıda bahsettiğim gibi, kabarıyorum. şimdi araf felan yok. şimdi sen yoksun. şimdi sana duyduğum o büyük sevgi yok. unutma gereksinimi, artık o da yok. hatırlanacak bir şey kalmadığı gibi.
değişebilmek güzel şey. ama kimisi iyi yönde geçiriyor bu değişimleri, kimisi kötü yönde. kimisi gelebiliyor geçmişten bugüne, kimisi yoktu bile zaten dünde.
29 Nisan 2011 Cuma
terazi
29 Nisan 2011 Cuma
hayata dair düşüncelerim anlık ve değişken. insanlara dair de. kadınlara, içkilere ve yazılara da öyle. tanrı hakkında artık düşünmüyordum bile. sıkılmıştım düşünmekten. tanrı lehine ya da aleyhine her cümleyi, bir başka cümle çürütüyordu. cümlelerin biri, bir diğerini alt ediyor, anlamsızlaştırıyor ve boşluğa itiyordu. savaştan, boşluktan ve boş olan her şeyden sıkılıyordum artık. hayat... öyle boş. derin suları sevenler boğulmak için yaratılmışlardır. boğulmak bir erdemdir, bunu reddetmek terbiyesizlik. işte bu insanlara göre, reddetmek için terbiyesizce boğulmak en büyük erdemdir. nedir terbiye? sadece çeşitli katkılarla bir yemeğin kıvamını ayarlamaktır ya da eti pişirmeden önce birtakım karışımlar içinde bekletip, lezzeti arttımayı hedeflemektir. kesin olan tanımı budur belki de. başka bir tanımı varsa da değişkendir. buradan çıkarılmalıydım. çıkarılmazsam, sanıyorum sistem hata verecek. bir yerlerde yangına neden olacak hatalar. duman boğulmama neden olabilir. başkalarının boğulmasına. biraz suya ihtiyaç olabilirdi. su iyiydi. biraz alkol gerekti ya da. neden savaşmak zorundaydık? bunu bitirmeyi düşündüm. anlamsızdı. mantığıma uymuyordu içkileri, kadınları, sigarayı, kitapları ve kalemi bırakıp ölmek. öylece toprağın altına postalanmak. unutulmak koymazdı da, unutmak koyardı. her şeyi. keyifli olan, hüzünlü olan, komik olan ve anlamlı, anlamsız her boktan şeyi. ya da unutmak da umrumda değildi, bilemiyorum. hatırlamaya çalışmak sıkıcı. ve çok yalnızım. ah, ölümün karşı kefesine koyduğum şeyler arasında müzik de var. hayır, hatırlamaya çalışmadım. hep vardı. müziğin önemli bir yeri vardı. pek çok hayattan önemliydi. yangına neden olan kıvılcım, aleve yüz veren çıraydı müzik. son zamanlarda dinlediğim şarkıları beğenmiyordum. sözleri iyi değildi. para kazanma amacıyla saçma sapan şeyler yazıyorlardı insanlar. para kazanmasınlar demedim, para kazanma amacıyla küfür yemenin bir gereği yoktu. his bırakılıp ölünemezdi öylece. iyi hisler. sözleri olmayan, klasik müzikler dinlemeye başladım hatırlamadığım bir ara. hala iyi geliyor. güneş hala yakıyor. karanlık kiminde ürkme, kiminde özgürlük, kiminde ölüm, kiminde yalnızlık, kiminde kurtadam hissi uyandırıyor. gece olunca günle birlikte insan da değişebiliyor. her şey değişiyor. ölümün anlamı bile. gece olunca boş sokaklarda yürürken, öyle gündüz yürür gibi. aynı olmuyor işte. yalnızlık pekala daha acı verici. gündüzleri yalnız hissetmez insan kendini, zaman kavramını yitirmemiş biriyse tabii. karanlık çökünce, gece kasıyor. yalnızlık kasıyor. değişen her şeyi, beklenen her şeyi, bekleyen her şeyi daha yoğun kılıyor. alkolle harmanlıyor ve sokak lambalarının aydınlatmadığı kısımlardan, ayaklar altından akıp gidiyor. zaman gibi, her şey gibi. avuçlarımız bu tür şeyleri tutmak için yetersiz gibi görünmekte. denizler alacaktı bizi. toprağa döneceğimi umamam. ölüm sudan gelecekti, çünkü hayat ara ara parlayan bir cehennem aleviydi. geceleri ölmek ne kadar heycan vericiyse, gündüzler bedenini almak için bir o kadar asildi.'' şimdi iniş iznim var mı kule?
20 Nisan 2011 Çarşamba
kıyamet meleği
20 Nisan 2011 Çarşamba
kadınlar uyanmadan hemen önce güzellikleri tavan yapar. makyajları yoktur ve makyajlı hallerinden daha güzeldir o an yüzleri. ya da akmıştır makyajları, böylesi çok daha serseri, akşamdan kalmış ve genellikle alkolün etkisinden sıyrılmışlardır, tanrısaldırlar. dağınık saçları resmen, tanrı hediyesi bir taç gibi ve mükemmel görünmektedir. ama onlar tüm bunları kabul etmez. doğallık ve doğal, saf güzellik budur. bunu reddedermişçesine sürekli makyaj yapıp, sürekli saçlarıyla oynarlar. lanet bir şey bu. uyuyan ve konuşmayan bir kadın. hiçbir manzara, hiçbir doğaüstü olay ve hiçbir doğa felaketi bu denli müthiş olamaz. gözleri efsane olan kadınlar var, gözleri açık ölmelidirler. bahsettiğim, kadınların uyku esnasında takındıkları o mucizevi güzellik. ölü biri her an uyanacakmış gibi görünür, uyanmadan hemen önceki durumdur bu. bu mükemmel resmi ölümsüzlerden esirgeyemezler. güzel kadınlar, en güzel oldukları çağlarda ölmelidir. güzellik, bitmeden ölmelidirler. sözünü ettiğim şey zirvedeyken bırakmak gibi bir olay. önemli olan erken uyanmak. o gece sana cennetin kapılarını ardına kadar açan bir kadından, önce uyanmak o sabah. bu yazının nedenlerinden biri olan, o şahane resmi görmek istiyorsan tabii. birazdan çıkıp alkollü bir kıyamet habercisi ile dolaşacağım. kadınlar kalmayana dek durmayacağım. kıyamet dediğiniz dünya üzerinde tek bir kadın bile olmamasıdır heralde. ben tanrının size bahşedeceği en büyük kıyamet olasılığıyım. erkekler savaşarak ölecek, nüfus gittikçe düşecek. çoğalma, imkanlarını yitirmiş. süvarileri olmayan bir ordu gibi. yitik. yaşayan tek bir insan kalmayacak. hem durun bir dakika, güzel kadınlara baktıkça; tanrım, ya bu kadın benim omurgamsa?'' diyebiliyorum. acaba sadece çirkin kadınları mı öldürmeli. çirkinliğe değmişleri, çirkinliği karakterine etiketlemişleri. alkollü kıyamet alameti ile konuşup, tanrıyla bir randevu alabilirim aslında, güzel kadınları kurtarmak adına. bilemiyorum. denemeli.
9 Ocak 2011 Pazar
hiçbir şey / bölüm 1
9 Ocak 2011 Pazar

hayatımda bir kez uyandım, doğmuştum.
sonra her sabah doğdum.
aslında tek bir sefer doğdum ben, diğerleri bir kopyasıydı.
hayatımda bir defa ağladım ben.
bir tek sefer ağladım ve diğerleri kopyasıydı.
hayatımda bir kez şehirde dolaştım öylece, memleketim sanki.
bir tek sefer dolaştım, tüm şehirler kopyaydı.
hayatım boyunca bir kez kafam güzel oldu.
bir tek sefer içmiştim, diğerleri birbirinin aynıydı.
hayatım boyunca belki bir kez sevildim.
ama emin olduğum nokta birbirlerinin kopyalarıydı.
ve bütün hayatım boyunca bir kez aşık oldum.
bir kez oldum ve kayboldu.
kopyaları mı? yoklar. ortaya çıkmalarını da istemiyorum aslında,
bırak onları aramamı.
ismi tek olan bir adam!
yalnızca yaşadıklarının kopyası olur.
olaylar karşısında verdiği tepkileri değil
duygularının yoğunluğu değil
yalnızca yaşadıklarının kelimelere döküldüğü anda
bunu okuyan kişilerin, o altı çizili sözcüğe bulmaya çalıştıkları anlam kopya olabilir.
oooooov ne büyük ego!
sırf ismim öyle diye kendimi tek sanmam ya da
ya da bunu ben yapmamışken bile, sadece bunu benim yapıyor olmam?
çok karışık değil öyle işte.
şikayetim şu doktor:
- insanlar değişiyor.
* bu sana normal gelmiyor mu?
- mesleğinin ismi deli doktoruna çıkmış birisi için normallikten bahsetmek ha! hiç şaşırmadım.
* ama.............
- bir daha sözümü kesme. şimdi ben anlatacağım sen dinleyeceksin. sonra anlıyormuş gibi yapacaksın ve buna beni inandırman felan hiç önemli değil. aslında numara yapman bile önemli değil. çünkü paranı alacaksın. dinleyecek ve bunun karşılığı olduğunu düşündüğün kağıt parçasını alacaksın! kaç kağıt istiyorsan, ne kadar istiyorsan.
mevzu benim zamana ayak uyduramamam. çok yalnızım doktor. ''biz neyiz'' diye trip atanlardan da çok sıkıldım. ben çok sıkıldım her şeyden. sanki yaşayabileceğim her şeyi yaşamışım gibi.
konu bir de ikili ilişkiler. ikircikli ilişkiler!
sevginin ne olduğundan habersiz sevmekten bahsediyorlar. aşktan bihaber aşık olduklarını savunuyorlar. ve bunu inanarak savunuyorlar bir de. o kadar çok inanmışlarki yaşadıkları şeyin adının aşk olduğuna. ve dikkat et sonuç şu; aşık olan biri, aşık olduğu kişiden başka biriyle, hiç tanımadığı bir evin hiç yatmadığı bir yatağında sevişiyor. iyi de sevişmek ya da yatmak, bunun neresi kötü? aslında çok zevkli bir şey di mi? dünya üzerinde saf mutluluğu ve final esnasındaki huzuru size hissettiren tek şey di mi? ancak bana göre çok fazla özel bu. bahsettiğim üzere zamana ayak uyduramıyorum doktor. aşık değilsem, sevmiyorsam yapmam. yapamam. şu satıra kadar gelebilmiş arkadaşın içten bir ''hasiktir be'' lafına da aldırmam. inandırmak zorunda değilim. bu bile komik değil mi? söylediğinde inanılırdı eskiden. söz namustu, senetti. zamanla ''yemin et lan'' oldu bu. ve perde ''inandırmak zorunda değilim'' ile kapandı. herneyse doktor.
şimdi aşık olmaktan bahsetmiyorum bile. birden ya da zamanla olabilir bu. ve imkansız gibi duruyor. ben sevmekten bahsediyorum. sırf yaşamın ağırlığını birlikte kaldırabileceğim birisi. omuzlarım çürüdü doktor. sadece bir ses. artık bunu bile aramıyorum. sessizliğe fazla alışınca, dinlediğin müzik dışındaki insan sesleri rahatsız ediyor. zaten ilişki yaşayacak birisi de yok.
insanlar birileriyle sevgili oluyor. bunlardan birisi çok seviyor, öbürü seviyor gibi yapıyor. ben seviyor gibi yapamam doktor. seviyor gibi yapan bir süre sonra rol yapmaktan sıkıldığı için ilişki burada noktalanıyor. belki alacağını da almıştır bu noktada. ben şimdi kimseyi çok sevemem doktor. sonraki ilişkiler bu anlattığım sistemde bir kısır döngü halini alıyor. bazen roller değişiyor. terkedilen bir başkasını buluyor. rolünü iyi oynuyor ve terkediyor. intikam doktor, neden arama. ve duygusal yönden hastalık baş gösteriyor. terkedilende oluyor genellikle. sonra bu hastalıklı insanlar yine, yeni bir ilişki içerisinde hastalığın yayılmasına neden oluyor. içeri girdiğimde egodan bahsetmiştim değil mi? bırak egonun böylesi olsun doktor. ya bu bahsi geçen konularda baş rol oynayan insanların egoları. bazılarında ego oluyor bir süre sonra. onunla yiyiştim, şunu parmakladım ve bunu perişan ettim türlerinde. zamana ayak uyduramıyorum diyorum ya, uydurmayı beceremiyorum ondan. hep kendime söz veriyorum; ben de aldatacağım, ben de yalan söyleyeceğim, ben de insanlara duymak istedikleri şeyleri söyleyeceğim. olmuyor, başaramıyorum.
bu konudaki hastalıklı insanlar için devlet bir kurum oluşturmalı. hastane gibi, öyle tımarhane gibi değil ama. dışarda salgın var!
dünya ne garip bir hal aldı be doktor. insanları sevemezsem, inanamazsam onlara ben ne bok yemeye yaşıyorum. yalnızlığa ve sessizliğe alışamamış olsam burda sana bunları anlatıyor olmazdım o ayrı. şu eski zamanlarda bazı adamlar varmış hani, tüm insanları severlermiş. böyle ak sakallı melek gibi adamlar geliyor akla. mevlana mesela. kimi ya da neyi aracı kılmış olursa olsun seviyordu insanları. belki yaşasa bu sözlerim için beni de iki güzel lafla bozardı. belki değil, buna eminim. aracı kısmına ayrıca kızardı. ama şu zamanda onlar yaşasalardı sevebilirler miydi insanları yine? işte bunda şüpheliyim. tecavüzcüsü var, hırsızı var, şerefsizi var. bir çocuğu bile öldüren insanlar var, ki ben bunları katil sınıflandırmasında tutmuyorum. sonra makam kullanarak kötülük edenler. vatan satanlar sonra. ben sana gönlümü değil, içimi dökmeye geldim bakma öyle.
dünya çok garip bir hal aldı. insanlar birbirlerinin kuyularını kazıyorlar. bu kadar din konuşulan dünyamızda, şeytanı oynayanlar ne kadar fazla. ne garip değil mi?
değişememekten şikayetçiyim işte. ama değişirsem ben artık ben olmam. bir canavara dönüşmekten korkarım. sürekli zarar veren, sürekli üzen ve nefret edilen. ben anlaman için anlatmıyorum sana bunları. sadece beni tanıdıklarını ima eden insanların kendimi anlatmama fırsat vermemeleri halinde içimde birikenler. aileme, sevdiğime, dostlarıma felan. ama beni tamamen tanımıyor değiller. ailem benim başka bir yönümü biliyor. sevdiğim beni tanımıyor. ve dostlarım. dostlarımın hepsinde bir parçam saklıdır belki. eğer bir gün ölürsem ki bu planlarım dahilinde değil, bir araya gelip parçaları birleştirsinler. ben orda olacağım doktor. bu da düşmanlarım tarafından ele geçirilemeyecek vasiyetim. tehlikede değilsin, kimse bilmiyor. hatta, hatta burada olduğumu sen dahil kimse bilmiyor.
zaman dolmuş doktor. müsait olduğum bir zaman yine gelirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
