-hayattaki en güzel şey, sevdiğin kadının orgazmına eşlik etmek ve yüzündeki ifadeleri görebilmektir. hayattaki en güzel şey, yeni doğmuş bir bebektir. onun kokusu. karanlıktır en güzeli. bir yalnızlıktır en güzel şey. kafan güzel bir anında, hafif bir esintiye karşı yürüyebilmektir. çoğu ölüm gibi, zamansız gülebilmektir. pürüzlü ve parçalama kabiliyeti yüksek bir uçurum. *ve uçurumdur birini sevmek.
-hemen her gece, yalnızlaştığım bir sırada oluveriyor her şey. her gece uçurumdan bir çocuk itiyor karanlık. yıldızlar kurtarmaya çalışmıyor çocuğu. doğa sarmalıyor cesedini. deniz büyütüyor olayı ve kabarıyor bazen, ama balıklar unutuyor. abartıyor olabilir, ama haksız da sayılamıyor. sonuçta hiçbir şey, hiçbir şeye alışmak zorunda bırakılamaz. buna göz yumuyor insan.
-''bir daha beni arama'' kararlılığı ile, ''seni hep seveceğim'' çaresizliği birer organ oldu. zayıf noktaları fazla ve yalanlar. ölüm cezasına çarptırılmış gözleri, özgürce bakmışlar yananlar. 24.09.2009
-etrafta çok ses vardı, kalabalığın kaçınılmaz şiddeti. herkesin biriyleriyle konuşacak bir şeyleri vardı. benim ne 'birileri'm, ne de bir şeylerim vardı. kendimden memnundum. hala yaşadığıma göre öyle olmalıydı ya da. çok sorunumuz vardı, ama üstesinden geliniyordu. insanların çoğu dinlemek istemediği müzikleri dinlemeye çalışıyor, izlemek istemediği filmleri zorluyor, okumak istemediği kitaplara horluyor, yaşamak istemediği acıları anılarla közleyip, yemekten haz almadığı yiyeceklerle doyuyorlardı. ya da bana öyle geliyordu, bilemiyorum. sırf hayatta kalabilmek için nefret ettiği işlerde çalışan, ya da çalışmaktan nefret ettiği halde çok fazla çalışan insanlardan bahsetmek bile istemiyorum. metro çıkışındayım. zorla yürüyen insanları takip ediyorum. herkes omuzlarında birileri varmış gibi yürüyor. yanaklarını birileri çekiştiriyormuşçasına tebessümler, gıdıklanıyorlarmış gibi attıkları boş, kulak tırmalayan kahkalar. ve yolu açmıyorlar. kendi çizmediğim yolum, tüm bu saçmalıklarla tıkanmış durumda. kalabalıktan hoşlanmadığım halde neden hala istanbul'dayım, bilmiyorum. aslında tüm bunları şehirden uzaklaşınca farkettim. farkettiğimi de şimdi farkettim yani. aslında bu yazı kadınlarla ilgili olmalıydı, çoğu şey gibi. nasıl buraya getirebilmişim, hayret. tanrım, kadınlar... neden onları bu kadar *güzel ve saçma sapan yarattın. açıklamayı türkçe istiyorum. tamam, lütfen! ha, güzel kadınlar için sana şükürler olsun yarık. 27.05.12
-duvardan fırlayan elektirik kablolarını izleyerek yeterince zaman geçirdiğimi farkettiğim anda, yerimden kalkarak doğruldum. bir de koca bir günün bittiğine üzülerek zaman kaybetmek istemedim. olanca gücümle ''olan oldu'' ifadesini sahiplendim ve kısa kestim. ayağa kalktım, banyoya gittim. yüzüme biraz su çarpıp, aynada suratımı izledim. oldukça nefret ettiğim bir hareketti bu, ama bir süre buna katlandım. bu, hayattan hiçbir tat alamayan, yalnız, mutsuz, sapık, çirkin ve her şeyden haberdar, hiçbir şeyi umursamayan surat ifadesine. balkona çıkıp birkaç tane sigara içtim. dünya bir süre şişirilmiş kaldıktan sonra, havası sönen bir balona benziyordu. gözüme öyle berbat göründü gökyüzü. bunalımlı ruh hallerimi sorgulamayı bıraktığımdan fazla üstelemedim manzarayı. hava kuru ve sıcaktı. çekirdeksiz, soğuk bir dilim karpuz düşledim. sonra tekrar yatağıma döndüm. yerde, yatağın kenarında duran ısınmış birayı alıp içtim. ne kadar keyifsiz bir olaydı. yatağa uzanıp yeni uyanmış numarası yaptım kendi kendime. ve gün tekrardan başladı. her şey aynı ilerledi, bahsettiğim gibi.
-bazen çok sevince de kaybediyorsun, dedi. arkasını döndü. yürümüyor, resmen sürünüyordu. sürünmekle süzülmek arasında, o kadar inceydi ya da. ''unutamayacaksın'' diye mırıldandı. ''hiç bitmeyecek'' dedim, ''her şeyin farkındayım''. tebessüm ettiğini hissettim. ağladığını farzedip omzunun üzerinden elimi uzattım. mendil felan yoktu elimde, sadece elimi uzattım. aynı incelikte, ama ters istikametteydi. oysa bana dönmesi gerekiyordu. bir yanlışlık olduğunu anladım ve hemen uyandım. uyandığımda karşımdaydı, gözleri yoktu. göz çukurları esirdi ve illegal bir geceydi. 02.06.12
-adın ne sorusuna, ''daha biletimi almadım'' şeklinde cevap verdiğim dönemlerdi. yaşımı sordurtmuyordum yani. benimle muhabbet etme çabalarını büyük bir ustalıkla sabote ediyordum. profesyoneldim bunu yaparken; ne gerekiyorsa, benden ne bekleniyorsa eksiksiz sergiliyordum. birileriyle konuşmak hiçbir zaman bana göre olmamıştı. ne anlatabilirim ki o birilerine?
henüz biletimi almadım. bir şehre gidip, bir semtte sızmadım. bir barında alkol alıp, karanlığında kaybolmadım. işte o zaman bir adım oluyor. ta ki o şehirden ayrılıncaya dek kullanacağım yeni bir ad. gerçek adımı unutalı yollar oldu. ama işin tuhafı onun adını unutamadım. beynimin içinde uyarıcı bir özelliği olmuştur bir de. mesela nostaljik tren yolculuklarında beklemediğiniz anda öten düdük gibi. ki düdük sesi beklemenin akıl-mantık tablosunda pek kabul edilebilir bir yanı da yoktur, ama neyse. sonra heyecanlı uçak yolculuklarında, mesela ilk defa uçağa binmiş birisi için türbülans olayı gibi. ben onun yüzünden yaşadığım şehirde nefes alamayıp şehri terkettim, ancak daha sonra seyahet etmek bağımlılık halini aldı. peki, kabul; hiçbir yerde huzur bulamıyor, nefes alamıyordum. sürekli kaçmam gerekiyordu. tren yolculukları, otobüsler, gemiler ya da uçaklar. sürekli toplu taşıma araçlarının birinden, bir diğerine gerili bir ipte geçen cambazlık hikayesi. üstelik sarhoşum. ama ne biliyor musun? bunca bindiğim toplu taşıma aracı, ben bindiklerime razıyım. fabrikaları ona girsin!
ne anlatabilirim ki o birilerine? hepsinin canı cehenneme! birileriyle konuşmak hiç bana göre değil. 22.08.11
*: gerçekten sevmek.
*: sadece güzel kadınlar için. her kadın bir çiçek olmadığı gibi, her kadın güzel de değildir. ve bu, sadece vücut hatları baz alınarak söylenmiş bir şey olmadığı gibi, gerçekleri göstermekten kaçınmayan şekillerden ibarettir.
